Bu site için Internet Explorer kullanmanız tavsiye edilir.


FED reeskont oranını düşürüyor. Peki bu ekonomiyi nasıl etkiliyor ?

Amerika’da sürekli ekonomik sorunlar çıkıyor ve piyasalar karışıyor. Gözler hemen FED ’e çevriliyor. Herkes FED ’ten piyasalara müdahale bekliyor. Merkez bankalarının piyasaya müdahale etmede en etkili iki silahı açık piyasa işlemi ve reeskont faiz oranıdır. Merkez bankalarını amacı piyasalardaki dengeyi sağlamaktır. Piyasalarda aşırı bir tepki sonucun oluşacak dengesizlikleri gidermekle yükümlüdürler. Örneğin Türkiye Merkez Bankası’nın sitesine girdiğinizde en tepede “ Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir. ” yazısını görürsünüz.

Açıklamaya çalışacağım bu konu elbette ekonomi içersinde ya da ekonomi öğrencisi olanlar için gereksiz bir yazı gibi görülebilir. Fakat bu yazıyı yazmamdaki amaç ekonomi içersinde olmayan ve bu işleyişi bilmeyenlere açıklamaktır.

Reeskont nedir?
Repo’yu açıklamakla başlayalım. Repo; sabit getirili bir menkul kıymetin daha önceden anlaşma sağlanmış şartlarda, belir bir süre sonra geri alma taahhüdünde bulunarak bankaya devredilmesidir. Bunun için banka sizden değeri üzerinden iskonto almaktadır. Buna repo oranı ya da iskonto oranı denmektedir. Reeskont ise; ikinci kez iskonto anlamına gelmektedir. Bankalar da ellerindeki bu menkul kıymetleri MB’sında belli bir süre geri almak şartıyla devretmektedir. Merkez bankası da bu menkul kıymetten kendi iskontosunu almaktadır. İşte merkez bankasının almış olduğu bu ikinci iskonto oranına reeskont oranı denir.

Peki, reeskontun günlük hayatımıza ne gibi bir etkisi var?
Gelin bunu güncel hayattan bir örnekle açıklayalım… Çevrenizdeki mağazalara bir bakın. Çoğunda hatta hemen hemen hepsinde vadeli ya da peşin fiyatına taksitle satış imkânı vardır. Cebinizde paranız olmasa da gidip alış veriş yapabilirsiniz. Peki, mağaza sahipleri bunu sizi sevdikleri için mi yapıyor dersiniz? Tabi ki hayır. Çarklar şöyle dönmektedir.. Siz gittiniz ve 4500 YTL değerinde alış veriş yaptınız. Mağazacı ödeyeceğiniz tarihe göre üzerine vade koyarak size bir senet imzalattı. Diyelim ki 4500 YTL’lik bir tutar için 3 aylık bir vade süresinde 5000 YTL’lik bir senet imzalattı size. Siz malları alıp gideceksiniz ve 3 ay sonra 5000 YTL ödeyeceksiniz. Peki mağazacı ne yapacak? Malları sattı ama elinde sadece bir senet kaldı. Mağazacı bankaya gidecek ve 3 ay vadeli repo yapmak istediğini söyleyecek. Banka o anki reeskont faizlerine bakarak bir repo oranı söyleyecek mağazacıya. Örneğin diyelim ki repo oranını %25 olarak belirledi banka ve mağazacının elindeki 5000 YTL için 3 ay vadeli olarak 4700 YTL ödemeyi teklif etti. Mağazacı da senedi teslim ederek 4700 YTL’lik tutarı aldı ve mağazasına geri döndü. Peki, banka ne yapacak şimdi? Bankadan 4700 YTL’lik bir çıkış oldu ve elinde 3 ay sonra tahsil edebileceği bir senet var. Banka da bu sefer mağazacının yaptığını yapacak. Merkez bankasına gidecek ve senedi ikinci kez iskontoya tabi tutacak. Merkez bankasının reeskont oranı diyelim ki %17 olsun. 5000 YTL’lik senet için 3 ay vadeli olarak bankaya 4800 YTL verecek. Banka bu tutarı alarak kasasına koyacak. Sizin imzaladığınız senet merkez bankasının kasasında vadesini beklemeye başlayacak.

3 ay sonraya gelelim. Banka, merkez bankasına 5000 YTL ödeyerek reeskonta tabi tuttuğu senedi geri alacak ve mağazacıyı bekleyecek. Mağazacı geldiğinde o da bankaya 5000 YTL ödeyerek senedini geri alacak. Mağazacı da müşterisini beklemeye koyulacak. Siz de gidip vaat ettiğiniz 5000 YTL’ yi ödeyerek senedinizi alacaksınız.

Şimdi gelelim kar durumlarına…

Bugünlerde yaşananlar yeni bir ekonomik buhranın habercisi mi?

Konjonktürel dalgalanma reel gayri safi milli hasılanın belirli bir trendi izleyerek yukarı aşağı dalgalanmasıdır. Her bir yukarı ve aşağı hareketin toplamına konjonktür dönemi denir. Yukarı doğru hareket genişleme diğer bir ismiyle boom dönemidir. Reel GSMH ‘nın arttığı yani ülkede üretimin arttığı, ülkenin büyüdüğü bir dönemdir. Daha sonra bir durgunlun dönemi izlenir. Durgunluk bir ülkede üretimin azalması ya da durması, ekonomi piyasalarının yatay bir trend üzerinde seyir izlemesi anlamına gelmektedir. Bu durgunluk için biçilen süre 6 ay ya da 1 yıl gibi bir süredir. Aksi takdirde resesyon diğer bir isimle daralma dönemi başlar. Resesyon dönemi ülkede üretimin azalması, ülkenin büyüme yerine küçülmesi anlamına gelir. Resesyon döneminde ülkenin reel GSMH ‘sı azalmaktadır.

Bu grafik herhangi bir ülkenin durumunu göstermemekte olup sadece örnek için çizilmiştir. Grafikte görmüş olduğunuz siyah çizgi reel GSMH’nın dalgalanmasını, kırmızı çizgi ise izlediği trendi göstermektedir.

Konjonktür dönemi bir genişleme ve bir daralma dönemi içermektedir. Genişleme döneminde piyasada likitide bolluğu vardır. Ülkede üretim artmaktadır ve ülke büyümektedir. Bundan birkaç yıl öncesinden başlayarak günümüze kadar bir genişleme dönemi içersideydik. Piyasada likitide boldu ve insanlar paralarını değerlendirecek pozisyon arıyordu. Üretimler sürekli artmaktaydı çünkü likitide bolluğu olduğu için piyasada mallara olan talep çoktu. Talep arttığı için ve tam istihdam seviyesinde bulunmadığımızdan ötürü arzı da bu oranda arttırabiliyorduk. Arzın artması da GSMH’yı arttırmaktaydı. Global ekonomide bir ülkenin büyümesi demek diğer ülkelerinde büyümesine katkı sağlaması demektir. Çünkü yapacağınız ihracat başka ülkelerin ithalat yapma isteğine göre şekillenmektedir. Küçülen bir ülke ithalat yapmak istemeyecektir ve bu da sizin ihracat yapamayacağınız anlamına gelir. Sizin büyümenizi de etkiler. Fakat tersi bir durumda yani başka bir ülkenin büyümesi ve ithal malına olan talebi sizin ihracatınızı arttırıp gelir sağlayacaktır. Siz de bu sayede büyümekte hızlanacaksınızdır. İşte birkaç yıla kadar hep böyle bir durum izlendi. Herkes büyüyordu ve büyümeler başka ülkelerin büyümesini de sağlıyordu. Global piyasada likitide boldu. Yatırım yapmak için para sıkıntısı yoktu ve istediğiniz bankadan kolaylıkla kredi alabiliyordunuz. Bankalar kredi vermek için birbirleriyle yarışıyordu.
Yazının Devamı »

Mortgage krizinin etkisi katlanarak artıyor…

Bundan yedi ay önce yani 2007’nin ağustos ayında Amerika’da bir kriz patlak vermişti. Müsaadenizle bir hatırlayalım ne olmuştu da kriz çıkmıştı. Bankalar tarafından bundan birkaç yıl önce mortgage kredileri verilmekteydi ve bu kredilerin büyük kısmı değişken faizli kredi yani subprime mortgage kredisiydi. Daha sonra bankalarda bu alacaklarını teminat göstererek bir fon oluşturup satmaktaydı. Bir yatırım aracının faizi yüksek ise riski de yüksek demektir. Türkiye’de “Varlığa Dayalı Menkul Kıymet” olarak bilinen bir yatırım aracına benzeyen “Hedge Fon”lar şeklinde bankalar ellerindeki bu alacak senetlerini satmaktaydılar. Yatırım şirketleri de getirisinin yüksek olması nedeniyle bu fonlardan satın aldı. Az önce belirttiğimiz yüksek risk meydana geldi. Ne oldu? Bankaların alacaklarını teminat göstererek sattıkları bu senetler geri ödenmedi kredi alan kişiler tarafından. Böyle bir durumda hedge fonlar tamamen güvensiz konuma geldi ve fiyatları düştü. Yatırım şirketlerindeki fonlar yatırdıkları anaparayı karşılayamaz duruma geldi. Bankalar alacaklarını temin edemedikleri için likitide sıkıntısına girdiler. Yatırım şirketlerinin ellerindeki fonların değeri de çok fazla düştüğü için onlar da büyük zararlara uğradılar. Tüm bu olumsuz gelişmeler borsaya yansıdı. Borsada büyük düşüşler meydana geldi. Amerika’daki bu durum tüm ülke borsalarını korkuttu ve büyük miktarda satışlar meydana geldi.

Bu durum evet çok kötüydü ama o zaman kimse bilmiyordu boyutunu. Çünkü herkes kendi kayıplarıyla uğraşmaktaydı ve kimse başkasının durumuna bakamıyordu. Ortalık duruldu ve krizin maliyeti açıklanmaya başladı yavaş yavaş. Bu dalgalanmanın dünyaya maliyeti 100 milyar $’ı geçti. Rakam oldukça ürkütücüydü. Fakat her şey bitmiş miydi? Maalesef hayır, bu durum sadece başlangıçtı. Çünkü piyasalardaki likitide sorunu çözülmüş değildi. FED henüz müdahalede bulunmamıştı ve bir durum analizi yapmaktaydı. İkinci bir şok dalga Amerika dışındaki ülkelerden geldi. Avrupa ve Asya borsaları büyük düşüş yaşadı. Piyasalar ikinci bir kez dibi gördü. Büyük baskıların da sayesinde FED piyasalara müdahale ederek reeskont faiz oranında 50 puanlık bir indirime gitti. Bu hasta bir insanın hastalığını geçiren asıl ilaç değil de sadece ağrılarını kesebilecek bir tür ağrı kesiciydi. Bu iki günlük dalgalanmanın İMKB ‘ye maliyeti 49.881 puandan 44.730 puana toplamda %10’luk bir düşüş oldu. FED ’in müdahalesinden sonra %4,13 ‘lük bir artış meydana geldi. Dalgalanmanın şiddeti artık azalmıştı. Piyasalar toparlanmaya başladı o günden sonra.

Ve gelelim bugünümüze…
Yazının Devamı »

Sıcak para artık aşırı sıcak olmaya başladı

28 Ekim 2007

Çok soğuk bir kış günündesiniz. Artık titremekten yorulmuş bir haldesiniz. Isınmanız gerekiyor muhakkak. Ama nasıl? Sürekli hareket ederek ısınabilirsiniz mesela. Sürekli hareket etmek vücut ısınızı arttıracak ve üşümenizi engelleyecektir. Sürekli hareket ettikçe de ısınmaya devam edeceksiniz. Hatta belki terleyeceksiniz bile. Isınmanın bir yolu daha var. Kalorifer sistemi kurarsınız binanıza. Bunun için bir kazan alırsınız. Yakma işleri için de bir görevli tutarsınız. Maaşını da yüksek vermektesinizdir. O sizin için bu kazanı yakar ve size de hareket etme zahmetini göstermeden, sıcaklığın keyfini çıkarmak kalır. Görevli işini gayet iyi yapmaktadır. Sürekli sizi sıcak tutmak için kazana yakacak atmaktadır. Fakat bazı zamanlar kazana o kadar yakacak atmaktadır ki artık evinizde sıcaktan bunalmış bir hal alırsınız. Camları açıp içeriyi serinletirsiniz. Ama hiç görevliyi uyarmak aklınıza gelmez. Bir bakarsınız görevli sizden habersiz bir gün çekmiş gitmiş, işi bırakmıştır. Siz tabi eviniz sıcak olduğunu sanıp üstünüze ince giymişsinizdir. Bir sabah yatağınızdan kalktığınızda birden soğukluk bedeninize işler. Hasta olursunuz aniden, artık ısınmak için hareket etmeye bile takatiniz kalmamıştır. Görevli ortalarda yoktur ve sizi buz gibi bir evinizle baş başa bırakmıştır. Artık hastasınız, hareket edip ısınamazsınız bile…

Yukarıda anlattıklarım size ne ifade ediyor? Ortada çok soğuk bir kış günü varmış, birisi ısınmak için hareket etmek yerine kalorifer sistemi kurmuş ve buna bir de görevli tutmuş. Bu görevli ansızın işi bırakıp gitmiş. Türkiye’nin halinin de böyle olduğunun farkında mısınız peki?

Ülkemiz birçok krizler geçirdi. Krizlere karşı politikalar uyguladık. Şu an ekonomimizde her şey tos pembe gibi görünüyor. Türk Lirası dolar karşısında sürekli bir değer kazanmakta. Peki bu kurlar nasıl bu kadar düşük oluyor? Demek ki Türkiye ekonomisi çok iyi bir durumda ki dolar karşısında sürekli bir değer kazancımız oluyor. Öyle olduğunu mu sanıyorsunuz. Gelin ilk paragraftaki hikâyemizi Türkiye’ye uyarlayalım.

Çok soğuk bir kış günündeyiz, ekonomik bir kriz içersindeyiz. Ekonomimiz kötü durumda, üşüyoruz. Isınmak için, ekonomimizi iyi duruma getirmek için üretmeliyiz. Sürekli hareket içersinde olmalıyız, üretim yapıp, çalışıp çabalamalıyız. Ülkemizin ekonomisini düzeltmek için adeta seferber olmalı, hiç durmamalıyız. Ya da kalorifer sistemi kurarız, Merkez Bankamızdan yüksek faizli yatırım araçları çıkarırız. Yüksek faizden yararlanmak isteyen, maaşı yüksek olan bu görevi üstlenmek için birçok yatırımcı yani kalorifer sistemini harekete geçirmek isteyen görevli bulmaya gerek bile yok, onlar can atarak gelirler. Yakacaklarını, dövizlerini kendileri getirir kazanımıza atar yani yatırım araçlarımızdan alıp ülkemize sıcak para sağlarlar. Biz de bu sıcak paranın vermiş olduğu sıcaklıklarla bir güzel ısınırız. Her şey güzel hale gelir. Aslında kış var ama biz ısınıyoruz bundan güzeli mi var? Çalışıp, çabalıyor muyuz? Taş atıp da kolumuz mu yoruluyor? Sadece oturuyoruz ve gelen sıcak paralarla açıklarımızı kapatıyoruz. Hatta artık o kadar sıcak oldu ki ortam, döviz miktarı o kadar arttı ki kurlar düşük seviyelere ulaştı. Camları açmak istiyoruz artık, serinlemek istiyoruz yani hazır döviz kuru düşükken döviz kredisi alıp önceden alamadığımız ithal mallardan satın alıyoruz. Bir sabah yatağımızdan kalktığımızda soğuk kemiklerimize işliyor aniden. Ne olduğunu anlamıyoruz. Niye sıcak değil ortamımız? Ne oldu bu kalorifer sistemine? Görevliler nerde, niye yakmıyorlar bu kaloriferi? Ortalık birden karışıyor. Herkes kendi derdine düşüyor, telaş içinde millet. Herkes ısınmaya çalışıyor. Ama sıcak havadan soğuk havaya aniden geçiş herkesi hasta etmiştir bile. Hasta halinle nasıl ısınabilirsin ki? Sadece bunun önlemini alan, sıcak ortam olsa bile bir çift battaniye bulunduranlar ısınabilir ve soğuktan kurtulabilirler. Ya diğerleri? Yani anlayacağınız, bir sabah kalktığınızda yabancı yatırımcıların hepsi en ufak bir kriz ortamında tası tarağı toplayıp ülkenizi terk etmiş olabilir. Güzel güzel ısındığınız sıcak paraların yerlerinde yeller esmektedir artık. Dövizin aniden ülkenizden kaçması kurlarınızın tavana sıçramasına neden olur. Sıcak ortam var diyerek ince giyinen yani döviz kurunun düşük olmasını fırsat bilen, yatırımda bulunurken dövize yönelik kredi alanlar sıcaktan soğuğa geçmenin hızından dolayı hastalanırlar, zarar ederler. Belki bazıları hastalığı zar zor atlatırlar ama kimisi de bu hastalık sonucunda ölür, iflas eder. Önlem alanlar; döviz kredisi almış olsalar bile kısa vadeli alanlar, ya da farklı yatırım araçlarını kullananlar yani sıcak havada olsalar bile bir çift battaniyeyi hazırda bulunduranlar soğuktan en az etkilenenler olur.

Ülkemizde 103 milyar $ sıcak para mevcut.1 Bu sebepten ötürü kurlar genelde düşük seviyelerde seyir etmekte fakat bu hükümetin başarısı değil, Merkez Bankasının uyguladığı yüksek faiz politikasıdır. Merkez Bankası %16,75 gibi bir faizle borç almaktadır.2 Yabancı yatırımcı, üretim yapıp kar elde etmek için birçok zahmete katlanacaktır ve kar oranının %16,75 olması garanti bile değildir. Ama Merkez Bankası devlet garantisinde size %16,75’lik bir faiz ödemeye razıdır. Tabi ki de yabancı yatırımcı sizin ülkenizde ne kadar gelişmiş sektör olsa da yatırımını faize yatırarak gerçekleştirecektir. Yabancı yatırımcı oturduğu yerden, sizin çalışıp çabaladığınız kazandığınız sermayenizi alıp götürecektir.

Peki, neden önlem alınmıyor? Neden bu kadar sıcak paraya izin veriliyor? Devletimiz haftada 1 milyar $ borç ödemektedir.3 Bu 1 milyar $ sadece borcumuzun faizidir. Yılda toplam dış borcumuzun yarısı kadar dış borç ödemekteyiz. Bu borçlarımız büyük ölçüde döviz borcudur. Sıcak paranın ülkemize girmesi, dengesiz durumda olan ekonomimizin dengeye gelmesini sağlamakta, açıklarımızı kapatmakta, kur oranlarını aşağı çekmekte ki bu da ödediğimiz döviz miktarının YTL karşılığını düşürmektedir. Bu da döviz ödeyen tarafın işine gelmektedir.

Sıcak para iyidir güzeldir, her ülkenin dövize ihtiyacı vardır dış ticaret gerçekleştirmek için. Ama sıcak paranın aşırı olması artık cehennem sıcaklarını yaşatmaktadır. Dış ticaretimiz bile olumsuz etkilenmekte. Ulusal piyasalarda ürünler dolar cinsinden fiyatlandırılmaktadır. Ürününüzün maliyeti 13 YTL, ulusal piyasalarda fiyatı 10 $. Kurunuzun 1,5 YTL olduğunu düşünelim. Ulusal piyasada ürününüzden 15 YTL elde edip, 2 YTL kara geçmektesiniz. Kur seviyeniz 1 YTL’ ye düştü. Ulusal piyasada yine ürününüz 10 $ ‘dır bu değişmez. Aynı ürün, fakat sattığınızda elinize 10 YTL geçti. 13 YTL’ ye mal edip, 10 YTL ‘ye satabilir misiniz? Ulusal piyasada 10 $ olan bu malı ithal edersiniz ve aynı kalitedeki aynı malı 10 YTL ’ye almış olursunuz. Maliyeti 13 YTL olan aynı malı 10 YTL ’ye aldınız ve 3 YTL daha ucuza mal etmiş oldunuz. İhracat durma noktasına gelir, aynı kalitede ve aynı malı üreten ülkelerle rekabet edemez hale gelirsiniz. İthal etmek zorunda kalırsınız bu da sizin değil bu malı size satanların ülkelerinin gelişmesi demektir. İhracatınızın durması demek, üreten bir toplum değil tüketen bir toplum olmanız demektir. Üretmeden gelişen bir ülke nerde görülmüştür?

Adem TAŞDAN

[1]ANKA – Sabah Gazetesi
http://www.sabah.com.tr/2007/10/13/haber,63B44BD2F6A64570A9D8D6BBAED2DA58.html
[2] T.C.M.B. Basın Duyurusu
http://www.tcmb.gov.tr/yeni/duyuru/2007/DUY2007-42.php
[3]Radikal – 21.06.2007
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=224735

Tasarruflarımız yavaş yavaş yabancıların kontrolüne geçiyor

26 Ekim 2007

Bir ülkenin enflasyonunun ayarlanması, para politikasının uygulanması ve denetlenmesi Merkez Bankasının görevidir. Merkez Bankası bu politikasını bankalarla birlikte yürütmektedir. Bankalar; tasarruf sahipleri ile kredi almak, yatırım yapmak isteyen girişimciler arasında aracılık yapan kuruluşlardır. Bankalar olmasaydı bizim tasarruflarımız yastığımızın altında kalır ve girişimcilere ulaşamazdı. Girişimciler finansman sağlayamadıkları için herhangi bir yatırımda bulunamazlardı. Bir ülkede yeni bir yatırımın olmaması demek o ülkenin büyüyememesi demektir aynı zamanda. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğu zaman bankaların bir ülke ekonomisi için ne denli önemli oldukları gayet iyi anlaşılmaktadır.

Fakat günümüzde tamamı Türk sermayeli banka neredeyse bulunmamaktadır. Yabancı sermayeli bankaların oranı %70’lere varmaktadır. Bir ülke için ne denli önemli olan bankaların yabancılar tarafından kontrol edilmesi, satın alınması demek o ülke için ciddi tehlike demektir. Bankalar piyasalara tasarrufçulardan aldığı paraları pompalamadıkları zaman ne olur? Ülkede üretim yavaşlar hatta durma noktasına gelir.

Avrupa Birliği ülkelerinde; Almanya’da yabancı sermaye payı yüzde 5, İtalya’da yüzde 8, İspanya’da yüzde 10, Hollanda’da yüzde 11, Danimarka’da yüzde 17, Avusturya, Fransa ve Yunanistan’da yüzde 19’ dur.1 Avrupa Birliğine üye ülkelerde bankalardaki yabancı payları bu seviyelerdeyken bizde %50lerde bir seviyelerdedir. IMF’nin işbirliği yaptığı diğer ülkelerde de yabancı payları %40 gibi seviyelerden %100 seviyelerine ulaşmaktadır.Peki bizim yabancı ülkelerde payımız var mı? Ne yazık ki şubemiz bile yok.

Ülkemizdeki bankalar artık yabancılar tarafından kontrol edilir duruma gelmektedir. Siz bir bankaya gidip girişimde bulunmak için kredi talebinde bulunduğunuz vakit, o kredinin verilip verilmemesine banka karar verecektir. Kimi kuruluşlar var ki kendilerine özel finansman sağlamak için banka satın almaktadırlar. Siz de aynı sektörde hizmet veren bir kuruluş olarak gidip o bankadan yüklü miktarda kredi alabilir misiniz? Yabancı yatırımcılar elbette kar etme amacı ile gelmiş ve bankaları satın almışlardır. Ülkemiz gelişmekte olan bir ülkedir ve bu gelişmenin devam etmesi için sürekli yeni yatırımların, yeni girişimlerin olması gerekmektedir. Bunun için de piyasalardaki tasarrufçuların birikimlerine ihtiyaç vardır. Fakat küçük ve orta ölçekli şirketler kredi vermek için riskli şirketlerdir. Yabancı sermayeli bu bankalar riskli kredi vermektense büyük ve riski diğer şirketlerden çok daha az olan şirketlere kredi vermeyi seçerler. Bu nedenle de küçük ve orta ölçekli şirketler gerekli finansmanı bulamadıkları için istedikleri yatırımı yapamazlar ve ülke gelişimine katkı sağlayamazlar.Hele ki bir kriz döneminde bu yabancı yatırımcıların bankalardan paylarını çekip ülkeyi terk etmeleri bizi çok ciddi bankacılık krizine sürükler.

Günümüzde onlarca şehit verirken askerin bankası olan Oyakbank da 2 milyar 673 milyon dolara ING ’e satıldı.Peki bu ING kimdir? Hakkında mayın ve misket bombası üreticilerine fon sağlama iddiası ortaya atılan Hollandalı bir finansman hizmeti grubudur.2 Terörist örgütü PKK’nın askerimize haince düzenlediği mayın tuzaklarını düşündüğümüz zaman bir asker bankasının bu tür üretimlerde bulunan şirketlere fon sağlayan bir gruba satılması gerçekten çok düşündürücü. BDDK bu iddialar sebebiyle araştırma istemesi nedeniyle henüz onay vermemiştir. Umarım bu satış gerçekleşmez.

Satılan Türk bankalarının yabancı payları aşağıda görülmektedir.3

· Demirbank 350 milyon dolara HSBC ’ye satıldı.

· TMSF ’nin elinde bulunan Sitebank Novabank’a satıldı.

· Türkiye Ekonomi Bankası ‘nın %50’si 217 milyon dolara BNP Paribas’a satıldı.

· Yapı Kredi Bankası ’nın %57,4’ü Uni Credit’e satıldı.

· Dışbank ’ın %90’ı 880 milyon euroya Fortis Bank’a satıldı.

· Garanti Bankası ’nın %25,5’i 1 milyar 550 milyon dolara Ge Consumer Finance’a satıldı.

· Kredi ve Kalkınma Bankası ’nın %58’i 113 milyon dolara Israil Bank Of Hapoalim’e satıldı

· Finansbank ’ın %46’sı 2 milyar 291 milyon euroya Yunan Ortadoks Kilisesinin de ortakları arasında bulunduğu National Bank Of Greece’e satıldı.

· Tekfenbank ’ın %70’i 260 milyon dolara EFG Bank’a satıldı.

· Denizbank’ın %75’i 2,4 milyar dolara Dexia ’ya satıldı.

· Şekerbank ’ın %34’ü 425 milyon dolara Bank Turan’a satıldı.

· Adabank ’ın %99,9’u 45 milyon 100 bin euroya The International Investor’a satıldı.

· Türkiye’nin en çok kar eden bankası olan Akbank ’ın %20’si 3,1 milyar dolara Citigroup’a satıldı.

Adem TAŞDAN

[1] Yiğit Bulut – Vatan Gazetesi - 16.10.2007
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=16.10.2007&Newsid=142044&Categoryid=4&wid=150

[2] OYAKBANK GEN.MÜD. EMİNSOY - 02.10.2007
http://www.yapikredi.com.tr/tr-TR/yatirimci_kosesi/news.aspx?newsid=689371

[3] Foto Analiz – Hürriyet Gazetesi
http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?cid=4524&p=1&rid=4369

Paranızı yastık altında tutmayın, bankaya yatırın…

12 Ekim 2007

Günümüzde herkes para biriktirmek ister. 100 liramız varsa bunun 90 lirasını harcar, kalan 10 lirasını saklayıp kötü gün için biriktiririz. Peki o biriktirdiğimiz paralarımızı nerede tutarız? Evimizin en gizli yerinde, dolabın içinde ya da evimize aldığımız bir kasanın içinde değil mi? Peki buralarda saklanan paraların ekonomimiz için katkısı nedir? Gizli kapaklı yerlerde biriktirilen bu paraların enflasyonu arttırdığını biliyor musunuz peki?

Paramızı ekonomik ifadeyle yastık altında tutarsak şu sorunlarla karşılaşırız; işsiz vatandaşlar işsiz kalmaya devam eder, enflasyon artar, ülkemiz büyüme anlamında yerinde sayar, paranız durduğu yerde değerini kaybeder ve daha birçok olumsuzluk meydana gelir.

Şu senaryoyu kafanızda canlandırın. Paramızı bankaya yatırmadık ve evimizde kasamızın içine koyduk. Bankalar mevcut nakit paralarını girişimcilere kredi olarak dağıtmaktadır. Bir süre sonra piyasada para miktarını az olması nedeniyle kredi talepleri geri çevrilmeye başlanır. Çünkü dağıtabilecekleri nakit artık sınırlıdır. Kimse parasını bankalara yatırmıyor ve bu da bankalarda nakit sıkıntısına neden oluyor. Bankalar karlarını buna rağmen yüksek tutmak için bu sefer kredi faizlerini arttırma yolunu izlemektedir. Nakit sıkıntısı var ve girişimciler kredi talep ediyor. Girişimci kredi talebinde bulunuyor ve banka girişimciye nakit sıkıntısının olduğunu %3 faizle değil de %5 faizle kredi vermeyi teklif ediyor. Girişimci de faizi yüksek buluyor. Uygun kredi bulamadığı için de yatırım projesinden vazgeçiyor. Sonuç olarak ne oldu? Tasarrufumuzu bankaya değil de kasamıza koyduk. Piyasada nakit sıkıntısı meydana geldi. Girişimciler yatırım yapmak için kredi bulamadı ve projesinden vazgeçti. “Projesinden vazgeçmiş bize ne..” diyebilirsiniz. Ama bu projenin iptal olması istihdamdaki büyümenin önünü tıkamış oldu. Yeni iş imkânları doğabilirdi ama nakit sıkıntısı yüzünden bu gerçekleşmedi. İşsiz olan vatandaşlarımız işsiz kalmaya, ülkemiz de büyüme konusunda yerinde saymaya devam etti.

Tersini düşünürsek ne olacaktı? Tasarrufumuzu bankaya yatırdık. Bankalarda nakit sıkıntısı yok. Hatta fazla miktarda nakdin bulunması nedeniyle faiz oranları aşağı çekildi. Girişimci istediği krediyi gayet rahat bir şekilde buldu ve yeni bir istihdam hacmi yarattı. İşsiz kalan bir çok insan bu iş yerinde iş buldu. Evine sıcak yemek götürmeye başladılar. Ülkemiz daha çok üretim gerçekleştirmeye başladı. Üretilen malların ihtiyacımızdan fazlası yurt dışına ihraç edildi ve ülkemize döviz girdisi oldu.. ve bunun gibi bir birini izleyen güzel şeyler zinciri…

Paramızı evlerimizde, kasalarımızda, piyasa haricinde bir yerlerde saklamamız enflasyonu arttırıcı etki yapar. O da şu şekilde geçekleşir. Merkez Bankası piyasadaki nakit paranın hesabını kuruşu kuruşuna bilmektedir. Bu miktarın dengesini tutturmakla yükümlüdür Merkez Bankası. Bu dengenin tutturulması da istikrara yol açar ve enflasyonla mücadele çok daha kolay olur. Fakat nakit paralar piyasada sürekli bir döngü halinde değilse, sabit bir şekilde bir yerlerde öylece tutulursa kimse karlı çıkmaz hatta piyasalarda duraklama olur. Çünkü ortada bir nakit sıkıntısı bulunmaktadır. Merkez Bankası da bu durgunluğu gidermek, likitideyi arttırmak için emisyon yolunu izler. Yani para basarak piyasalara nakit para sağlar ve hareketlilik getirir. Peki piyasalar hareketli iyi güzel ama yastık altında bulunan paralar bir süre sonra piyasalara geri döndüğünde ne olacak? İşte o zaman nakit paranın bolluğu yaşanacak ve bu da enflasyonu arttıracak.

İşin özeti şu.. Tasarruflarımızı yastık altında değil de bankalara yatırırsak bu paralar girişimcilere kredi olarak dağıtılacaktır. Girişimciler de bu paralarla yeni yatırımlar gerçekleştirip yeni istihdam yaratacaktır. Bu da ülkemizin büyümesine yol açacaktır. Kafanıza ilk takılan şey sanırım batan bankalardır. Ama ülkemizde TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) denen bir kurumun olduğunu da unutmayın. Yani bir bankanın paranızı karşılayamaz duruma gelmesi halinde bu kurum paranızı geri ödemekle yükümlüdür. Siz farketmeseniz de yatırdığınız her paranın bir kısmı bu kuruma sigorta primi olarak ödenmektedir.

Merkez Bankasını zahmete sokmayalım değil mi şimdi para bastırarak. En iyisi biz tasarruflarımızı bankalara yatıralım ve hem biz kazanalım, hem bankalar kazansın, hem girişimciler kazansın, hem de ülkemiz kazansın ve kalkınsın. Böyle olmasını kim istemez ki. İstemeyen mi var yoksa?

Girişimci aranıyor…

11 Ekim 2007

Ülkemizde sürekli bir ithalat var ama bunun kadar ihracat gerçekleşmemektedir. Ülkemizde yeteri kadar üretim yapılmamaktadır. Bunu da zaten dış ticaret açığından anlayabiliyoruz. Nedir bu dış ticaret açığı? Dış ticaret açığı, bir ülkenin yapmış olduğu ithalat miktarının yani dış ülkelerden almış olduğu malların, yapmış olduğu ihracat miktarından yani dış ülkelere satmış olduğu malların miktarından fazla olmasıdır. Bunun tersi duruma ise dış ticaret fazlası denilmektedir.

Üretim, doğada ücretsiz olarak bulunan herhangi bir şeyin herhangi bir şekilde işlenip iktisadi bir mal haline getirilmesine denir. Üretimin meydana gelmesi için bir takım etkenlerin birleşmesi gerekiyor. Bunlar; doğal kaynaklar, sermaye, işgücü, makine ve teçhizattır. Tabi ki de en önemli unsur girişimcidir.

Şimdi ülkemizde bu etkenlerden hangilerinin olup olmadığını kendimizce bir düşünelim.
Doğal Kaynak
Ülkemiz yer altı ve yer üstü zenginliği açısından oldukça zengindir. Hemen hemen her türlü üretimin yapılmasına olanak sağlayacak topraklarımız ve madenlerimiz mevcuttur.
Sermaye
Bankaların çarşaf çarşaf reklam yapıp, “gelin kredinizi bizden alın” sözlerine bakarak sanırım sermaye oluşturmanın hiç de zor olmadığını söyleyebiliriz.
İşgücü
Ülkemizde milyonlarca işsiz bulurken işgücünün bu etkenler arasında en kolay bulunanı diyebiliriz.
Makine ve teçhizat
Her türlü üretimi gerçekleştirmek için yeterli seviyede sanayi gelişmişliğimiz ve teknolojimiz ülke sınırlarımız içersinde mevcut.Eğer daha yüksek bir teknoloji istersek de ithal ederek bu isteğimizi gerçekleştirebiliriz.

Ve gelelim girişimcimize…
İşte ülkemizin en büyük sıkıntısı burada patlak veriyor. Yukarıdaki maddeleri nasıl bulacağımızı özet olarak anlattık. Ama girişimciyi nereden bulabiliriz gibi bir soruya vereceğimiz cevap yok. Çünkü girişimci; sizsiniz ya da biziz. Diğer tüm etkenleri bir araya getirip bir üretim mekanizması oluşturan, kar etme amacıyla yola çıkan, bu yolda zarar etme riskini göze alan kişilere girişimci denir. Ülkemizdeki en kıt üretim etkeni girişimcidir.

Bir şarkı vardı eskilerde bilir misiniz? İktisat derslerimizde bu sözü kullanırız arada sırada. Sözler şöyleydi;
-Bakkal amca, bakkal amca
-Ne var?
-Unun var mı?
-Var var
-Şekerin var mı?
-Var var
-Ne duruyorsun?
-Ne yapayım?
-Helva yapsana, helva yapsana…
Şarkı sözleri bunlardı. İşte bu noktada şu sıkıntımız var. Helva yapmak yani üretimi gerçekleştirmek için her şeyimiz var ama helva yapan yok. Helva yapacak birini bulamadıktan sonra un ve şeker o halleriyle kalır. Ama bir girişimci bu etkenleri bir araya getirip mal ortaya koyarsa üretim yapmış olur.

Girişimci az önce belirttiğimiz gibi, kar etme amacıyla yola çıkıp, bu yolda zarar etme riskini göze almış kişilere denir. Kar etme olasılığımız, zarar etme riskimizden yüksek ise o piyasada girişimci sayısı artar. Bankaların vadeli mevduat faiz oranlarının, yatırımların kar oranından düşük olması da girişimci sayısında artışa neden olur. Ülkemizin Merkez Bankası yıllık %18’lik bir faiz oranı vermektedir. Bu diğer ülkelere oranla çok çok yüksek bir faiz oranı sayılmaktadır. Merkez Bankasının faiz oranını bu kadar yüksek tutmasının nedenine kısaca değinmek gerekirse; döviz kurlarını düşük tutup, Türk lirasının değerini yükseltmek olarak cevaplayabiliriz. Girişimciler paralarını üretime yatırmak yerine, faize yatırarak riske girmeden para kazanmayı seçmektedirler. Riske girerek üretime geçmek için yatırım yapıp belki çok daha fazla bir getiri sağlayabilirler ama bu yatırımda ciddi bir zarar olması söz konusudur.

Ülkemizde güvensizlik büyük bir rol oynamaktadır. Bu güvensizlik özellikle Türk yatırımcılarda mevcuttur. Ülkemizde neden yabancı yatırımcı çoktur? Çünkü yabancı yatırımcılar ülkemizde Türk yatırımcıların göremediği bazı noktaları daha iyi görmektedirler ve riske girmekten kaçınmamaktadırlar. Türk yatırımcı bir yatırım yapmak istediği zaman piyasalara bakar, piyasalar dalgalı bir seyir izliyorsa “İstikrarı beklemek en iyisi” der. Fakat piyasalar istikrar kazandığı zaman ise “Biraz daha beklemekte fayda var. Ne olacağı belli olmaz bu istikrarın” derler. Yani her iki türlü de bir ürkeklik söz konusudur. Hâlbuki girişimci olmak için en öncelikli kural riski göze almaktır. Ülkemizde bu riski göze alıp yatırıma geçen girişimci sayısı çok azdır. Kaldı ki bu kadar işsiz varken işgücü yoğun bir politika izleyerek maliyetleri düşük tutmak mümkündür. Özellikle devletimiz de girişimcileri teşvik için özel tekliflerde bulunmaktadır. Örneğin girişimci olduğunuzu kanıtlayıp projenizi öne sürdüğünüz zaman devlet size uygun bir arsa tahsis ederek, o arsadan da uzun yıllar karşılık almamaktadır.Vergilerden de belli oranlarda muaf tutmaktadır. İşte bu noktada korkan Türk yatırımcıların yerini riski göze alan yabancı yatırımcılar almaktadır.

Devlete düşen görev, girişimcileri teşvik etmeye devam etmek. Girişimcilere düşen görev ise, riski göze alıp üretim faaliyetine geçmek. Devletimiz artık o kadar kolaylık sağlamaktadır ki girişimcilere. Yeter ki kafanızda bir iş projesi olsun ve uygun kurumlara “Ben girişimciyim ve şu şu projemi hayata geçirmek istiyorum” diyin. Geri kalan her adımda devlet sizin elinizden tutacaktır.

Elektronik Fon Transfer Sistemi ( EFT )

17 Ağustos 2007

Piyasalarla yada genel politikalarla alakası olmayan fakat günümüzde hemen hemen herkesin kullandığı bir sistemin nasıl işlediğini anlatmak istedim bu yazımda.

Sadece bankaya eft talimatı verip gidiyorsunuz… Peki siz gittikten sonra neler oluyor? Hiç düşündünüz mü?

Öncelikle bankalara gittiğimizde en sık yaptığımız işlemlerin başında gelen para transfer türlerini kısa bir tanımlamak istiyorum.Üç tür para transferi yolunu izliyoruz.Bunlar; virman, havale ve eft.Bunları kısa bir açıkladıktan sonra en karmaşık işlemleri olan eft sistemini anlatmaya çalışacağım.Öncelikle anlamanızı kolaylaştırmak için örnek kişiler,bankalar ve şubelerini isimlendirelim.

A kişisi; X bankasının 1. şubesinde hesap sahibi
B kişisi: X bankasının 1. şubesinde hesap sahibi
C kişisi: X bankasının 2. şubesinde hesap sahibi
D kişisi: Y bankasının 1. şubesinde hesap sahibi

Aynı banka içersinde ve hatta aynı şube nezdinde iki hesap arasındaki para transferi virman işlemidir.Yani A kişisinin B kişisine para transferi virmandır.Her ikisi de X bankası müşterisi ve her ikisinin de hesapları 1. şubede bulunmaktadır.Bu işlem virmandır.

Aynı banka içersinde fakat farklı şubeler nezdindeki iki hesap arasındaki para transferi havale işlemidir.Yani A kişisinin C kişisine para transferi havaledir.Her ikisi de X bankasının müşterisi.Fakat A kişisinin hesabı 1. şubede buna karşılık C kişisinin hesabı 2. şubesinde bulunmaktadır.Aynı bankanın farklı şubeleri arasında olan bu transfer havale işlemidir.

Farklı iki banka arasındaki para transferi eft işlemidir.A, B yada C kişisinden D kişisine para transferi eftdir.Çünkü A, B yada C kişisi X bankası müşterisi fakat D kişisi Y bankası müşterisidir.Bir bankanın hesaplarından başka bir bankanın hesaplarına giden para transferi söz konusudur.

Buraya kadar olan şeyler basit bir şekilde açıklamalarıydı sadece.Ön bilgi olması açısından kısa bir değinmek istedim.Asıl anlatacağım eft sisteminin işleyişidir.EFT sistemi nasıl işler, eft merkezi nedir, eft merkezi kimin kontrolündedir, kim denetler, çalışma saatleri nelerdir gibi sorulara yanıt arayacağız.

Elektronik Fon Transfer sistemi YTL ödemelerinin bankalar arasında elektronik ortamda, gerçek zamanlı olarak aktarılmasını sağlayan bir sistemdir.Uluslararası literatürde TIC-RTGS (Turkish Interbank Clearing – Settlement System ) adı ile anılmaktadır.

EFT sisteminin sahibi Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasıdır.Denetimi TCMB’na bağlı Muhasebe Genel Müdürlüğü bünyesindeki Elektronik Ödemeler Müdürlüğü’nce yapılır.EFT sisteminin katılımcıları Bankalar Kanunu uyarınca Türkiye’de faaliyette bulunan bankalar ve özel finans kurumlarıdır.

EFT sistemi normal iş günlerinde 08:00’de açılır.Kapanış saatleri tam iş günlerinde 17:30, yarım iş günlerinde 13:00’dır.

EFT sisteminde yatırım ve işlem giderlerinin karşılanması için sistemden geçen her mesajdan belirli bir ücret alınmaktadır.2006 yılı itibarı ile rakam vermek gerekirse 4,000 YTL ’den az ödemeler için 10YKr, 420,000 YTL ve üzeri ödemeler için 10,50 YTL ’dir.1

EFT Sistemi bileşenleri; EFT merkez sistemi, katılımcı aktarıcı bilgisayarı ve anabilgisayarları, TCMB sistemi ve özel iletişim ağıdır.Sistemin işleyişini kısaca bir özetleyeyim ve daha sonra bu bileşenlerin tek tek ayrıntılarına girelim.

Bankaya şubenize gittiniz.EFT işlemi yapmak istediğinizi söylediniz.Karşı tarafın bankasını, şubesini ve hesap numarasını bildirdiniz.Bir süre beklediğinizde banka memuru işleminizin yapıldığını söyledi ve siz de çıktınız şubenizden.Alıcıyı aradınız “ EFT’yi gerçekleştirdim.Hesaplarını kontrol et. ” derseniz hataya düşmüş olursunuz.Çünkü eft işlemi bu kadar kısa sürede gerçekleşmez.Virman yada havale işlemi gibi anında karşı tarafta gözükmez bu para.

Peki nasıl olur bu işleyiş?
Banka şubelerinde hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum cam hazneler içersinde dünyanın en değerli varlığıymış gibi korunan bir bilgisayar var.Dünyanın değil ama bankanın en değerli bilgisayarı diyebiliriz o bilgisayara.O bilgisayar Ankara’da bulunan merkez sisteme bağlı Ankara ve İstanbul’da bulunan iletişim ağına bağlıdır.Bu bilgisayara yüklenecek her türlü program TCMB sorumluluğundadır.Yine her türlü program güncellemesi TCMB görevlisi tarafından gerçekleştirilmektedir.O bilgisayarın çalışmaması demek o şubenin eft işlemi gerçekleştirememesi demektir.

Siz eft talimatınızı verdiniz ve banka görevlisi de talimatı hazırladı.Siz gittiğiniz sırada o talimat şubedeki eft merkezine bağlı bilgisayar aracılığı ile eğer sistemlerinde var ise anabilgisayara yok ise direk olarak eft merkezine gönderildi.Eft merkezi sizin bu mesajınızı aldı.İşlem sırasına koydu.İşlemler geliş sırasına göre yapılmaktadır.Her bankanın eft merkezinde ve TCMB nezdinde iki hesabı bulunmaktadır.Sıra sizin işleminize geldi.Uygun değil ise hesabınız işleminiz kuyruğa bırakılır, uygun ise işleme alınır.Transfer edilmek istenen tutar kadar gönderen olan X bankasının hesabından düşülür ve alıcı olan Y bankasının hesabındaki miktar arttırılır.Bu işlem alıcı olan Y bankasının bilgisayarlarına mesaj olarak iletilir.Alıcı kişide bankasının şubesine gittiği zaman eft geleceğini söylemesiyle birlikte banka görevlisi eft hesaplarını kontrol eder.Eft merkezinden gelen hesap artışını gördüğü takdirde alıcıya parasını öder.Gün sonunda eft merkezinden katılımcılara ve TCMB ‘sına rapor sunulur.

Adem TAŞDAN

[1]T.C.M.B. – EFT Tanıtım
http://eft.tcmb.gov.tr/EFT-tanitim.htm

Carry Trade

16 Ağustos 2007

Carry trade düşük faiz getiren bir para biriminden borçlanıp krediyi yüksek faiz getiren bir para birimine yatırmaktır.1 Örnek verelim; 1 Milyon Japon Yeni borç alırsınız ve bu parayla Amerikan Hazine Bonosu satın alırsınız.Japon bonosu %0,5 faiz veriyor buna karşılık Amerika bonosu %5 faiz veriyor.Kârınız %4,5.Hele bir de Amerika bonosundan daha yüksek faiz veren ülkelerin bonolarını aldığınızı düşünürseniz ki özellikle Türkiye’de bono faizleri %18’lerde bir seviyede, o zaman kârınız gerçekten çok yüksek bir seviyeye ulaşabilmektedir.

Carry trade piyasalarda genelde yen üzerinden yapılmaktadır.Çünkü faizlerin bilindiği üzere çok düşük olması, Japon Merkez Bankası’nın içinde bulunduğu deflasyondan çıkamaması ve faiz artışı için henüz bir belirti göstermemesi carry trade piyasalarda borçlanmanın yen’den yana olmasını sağlıyor.Fakat Japon Merkez Bankası’ndan gelebilecek herhangi bir faiz artırımı ciddi para akımlarına neden olabilir.Bu yüzden tüm dünya Japon piyasalarına gözlerini dikmiş ve o piyasadaki en ufak hareketleri izlemektedir.

Carry trade yöntemi aslına bakarsanız büyük riskleri de beraberinde getirmektedir.Takip edilmesi gereken iki önemli nokta bulunmakta.Birincisi borçlanılan ülkedeki faizler, ikincisi ise yatırım yapılan ülkedeki faizler.Borç alınan ülkedeki faiz artırımı yatırımcıyı büyük zararlara sokabilir.Borç aldığınız zamandaki faizden daha yüksek bir faizle geri ödemek zorunda kalırsınız.Carry trade piyasasında yüz milyar dolarların döndüğünü de hesaba katarsak, piyasalarda büyük risk dönmekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türkiye yüksek faiz veren ülkelerin başında gelmekte.Bu da carry trade stratejisini benimseyen yatırımcıların en çok rağbet gösterdiği ülkeler konumuna taşıyor Türkiye’yi.Carry trade yönteminin bir ülke ekonomisi için yararı çok ama bu yararına karşılık riski de bir o kadar fazla.Bu yöntemle hazine bonosu satın alınan ülkeye büyük miktarda sıcak para girişi söz konusu olmaktadır.Gelen bu sıcak para ülke ekonomisine katkı sağlayıp, cari açığın dengelenmesine yarar sağlamaktadır.Fakat borç alınan ülkedeki bir faiz artışı ya da yatırım yapılan ülkedeki faiz düşüşü paranın geri çekilmesine neden olur.Bu da yatırım yapılan ülkeden büyük miktarda sıcak paranın çıkması demektir.Büyük miktarda paranın çıkışı da tüm hesapları, dengeleri alt üst edecektir.Bu o ülkenin para biriminin çöküşüne sebep olur.

Türkiye’de carry trade ile gelen sıcak para ekonominin düzelmesinde gizli kahraman rolü üstlenmekte.İstikrarın sağlamasında, ekonominin büyümesinde, ülkenin gelişmesinde önemli katkıları bulunmakta.Fakat bu yolla Türkiye’nin kaynaklarının dışarı gitmesinin önüne geçilmesi gerekmekte.Merkez Bankasının ileride bu riski azaltacak ciddi adımlar atması gerekiyor.

Adem TAŞDAN

[1] Metin Münir – Milliyet Gazetesi
http://www.milliyet.com.tr/2007/05/04/yazar/munir.html

Mortgage ve Kriz

15 Ağustos 2007

Dünya ekonomisi Amerika’dan gelen dalgalanmalarla sarsılıp duruyor bugünlerde.Peki nedir bu dalgalanmalar ve bu dalgalanmaların özünde ne var.Karadenizin meşhur dalgalarını bile geride bıraktı bu dalgalanmalar.Karadenizin dalgaları sadece kıyı etkiliyor ama maalesef Amerika gibi büyük bir gücün yarattığı dalgalar tüm dünyayı etkiliyor.

“Mortgage” diyerek söze gireyim efendim. Nedir bu mortage?
Mortgage sistemi; Amerika’da yıllardır uygulanmasına karşın 21.02.2007 tarihli TBMM oturumunda yasallaşan, kira öder gibi konut kredisi ödenerek ev sahibi olunan bir sistemdir.

ABD’de mortgage kredilerinin toplamı 10 trilyon dolar civarındadır.Bu 10 trilyonun yaklaşık 3,5 - 4 trilyon doları değişken faizli kredidir.Prime Mortgage ve Subprime Mortgage kredileri olarak ikiye ayrılıyor.

Nedir bunlar?
Prime Mortgage kredisi; kredi geçmişi temiz, daha önceki kredi alımlarında ödeme zorluğu çekmemiş ve daha önce sorun yaratmamış kişilere verilen kredidir.
Subprime Mortgage; kredi geçmişi temiz olmayan,daha önceki kredilerinde ödeme zorluğu çekmiş yada ödememe riski olan kişilere normalden daha yüksek faizle verilen kredilerdir.

Bu subprime mortgage kredileri 2000′li yıllarda faizlerin düşük olduğu bir dönemde, likitidenin de çok olması nedeniyle Amerikan bankaları tarafından tabiri caizse her önüne gelene verildi.Bankalar bu alacaklarını teminat göstererek tahvil çıkartıp iskonto ile satışa sundular.Bu fonların faizleri diğer enstrümanlardan daha yüksek.Hedge fon dediğimiz riski de getirisi de yüksek olan bu fonlar yatırımcılar tarafından satın alındı.

Peki sorun ne?
Sorun şu.. 2000′li yıllarda verilen kredilerin vade süreleri yaklaştı fakat riskli kredi alıcıları gerekli geri ödemeyi yapamadılar.Bu yüzden mortgage ile aldıkları evi satışa çıkardılar.Bu sayede mortgage ödemeleri evden çıktıkları için duracaktı ve sattıkları evden elde ettikleri para ile de krediyi kapatacaklardı.Bunlar gibi birçok kredi alıcısı aynı yolu izleyince yani mevcut evlerini satışa çıkardıkları için ev satışları arttı.Paniğe kapılan mortgage kredi alıcılarının büyük çoğunluğu evlerini satmaya başladılar.Bu arzdaki artış fiyatlarda düşüşe neden oldu.Ev fiyatları çok düştü.Düşük fiyattan satılan evlerden elde edilen gelir kredileri kapatmaya yetmedi.Bankalarda bir likitide sorunu yarattı bu.

Peki bankalar ne yapmıştı?
Bankalar bu alacaklarını teminat gösterip fon satışında bulunmuşlardı.Bu hedge fonları alan yatırımcılar ellerindeki fonları çıkartmaya başladılar.Piyasada müthiş bir satış akımı oluştu bu sayede.Arzın artması tabiki yine piyasada değerlerini kaybetmelerine neden oldu.Amerikanın mortgage piyasasında şu an büyük bir likitide sorunu var.Bearn Stears firması bu hedge fonlar yüzünden tam 3 milyar $ kaybettiler.

Bu panik tüm piyasaları etkiledi.Dow Jones endekslerinin düşüşüne sebep oldu.Dünyaca ünlü markaların hisselerinin bu borsada satılıyor.Amerikadaki bu panik ve kriz havası tüm dünya ekonomilerini tetikledi.Borsa endekslerinde hızlı düşüşlere sebep oldu.

Peki Türkiye’de neler oldu?
Uluslararası yatırım şirketleri şu anki durum itibarı ile risk taşıyan ülkeler olduğunu ve içlerinde Türkiye’nin de olduğunu belirtti.Seçim sonrasında 55.000 sınırını geçen IMKB endeksi bugün itibarı ile %4,34′lük bir düşüşle 47.714 seviyesine geriledi.Yabancı payında bir düşüş görüldü.Yabancı yatırımcıların piyasadaki düşüşlerden etkilenip dolarlarını çekmesi sonucu piyasalardaki dolar likitidesinde düşüşe neden oldu ve bu da dolarda yükseliş olmasını sağladı.

Ne bekleniyor?
Amerikada mortgage krizi duruldu gibi görünüyor.Fakat henüz bitmiş değil.Okuduğum analistçilere göre ikinci bir dalga bekleniyor.Bu dalga karşısında IMKB 45.500′leri test edebileceği bekleniyor.IMKB yorumcularının genel olarak ” alma ” şeklindeki tavsiyelerini sanırım ciddiye almak gerek.Yabancı paylarında düşüşün devam edeceğini ve %70′lerin altına düşebileceği söyleniyor.Doların yükselişe geçebileceği fakat Türkiye’deki doların yüksek likitidesi sayesinde 1.40 seviyesini aşmayacağını dile getiriyorlar.

Adem Taşdan

Sabah Gazetesi
http://www.sabah.com.tr/2007/07/29/haber,2493190E526848AFAC7F8C982641271A.html

Designed by andruil
Bu site için
Internet Explorer kullanmanız tavsiye edilir.
eXTReMe Tracker